Etiket arşivi: Hikaye

Cumhuriyet’in İlk Operası

atatürk opera özsoy Cumhuriyetimizin kuruluş döneminde; tiyatro, opera, bale ve çok sesli müzik gibi sanat alanları çağdaş uygarlığın göstergeleri olarak belirlenmiştir. Bu alanlarda elde edilecek gelişmelerin, genç cumhuriyetin toplumsal

dönüşüm konusundaki gayretlerinin temel göstergeleri olacağı kabul edilmiştir.
Bu hedefe yönelik olarak; tiyatro, opera, bale ve çok sesli müzik alanlarında toplumun ince beğenisini geliştirerek kültürel gelişimine katkıda bulunmak suretiyle eğitim görevi yapmak üzere, Devletin idari ve mali desteğini alan yeni kurumların oluşturulması için yasalar çıkarılmıştır.

Cumhuriyet’in ilk döneminin bestecilerinden ve Türkiye’nin ilk devlet sanatçısı Ahmet Adnan Saygun, 75 bestesi, 14 kitabı, 7 çevirisiyle çok sesli müzik tarihimizin temelini oluşturan ve sözcüğün hak edilmiş anlamıyla, “Devrimci” ünvanını alan öncü bir sanatçımızdır.
Atatürk’ün isteği üzerine, bir ay gibi kısa bir sürede Özsoy adlı operayı besteleyen sanatçı, gece ve gündüz çalışarak tamamladığı bu çalışmasıyla “İlk Türk operasını besteleyen sanatçı” ünvanının da sahibi olmuştur.

Cumhuriyet’in İlk  Operası Özsoy‘un hikayesi şöyledir…

BU BİR DEVRİMDİR

1934 yılı, Haziran ayı… Ankara, önemli bir konuğu ağırlamaya hazırlanıyor.

İran Şahı Rıza Pehlevi gelecek ve Atatürk devrimlerini inceleyecek…
Atatürk, yakın arkadaşlarını Çankaya Köşkü’nde topluyor.
“Şah için nasıl bir program yapalım?” diye soruyor.
Kimi Orman Çiftliği’ne götürmeyi öneriyor, kimi “Merinos’u gezdirelim” diyor.

Beğenmiyor bu önerileri Atatürk…
“Bütün bunlar İran’da da var. Onlarda olmayan bir şey yapmalı, farkımızı ortaya koymalıyız” diyor.

Aklında bir fikir olduğu besbelli… Sofradakiler merakla bekleşirken kararını açıklıyor:

“Opera yapacağız!“

İşte ilk Türk operası Özsoy’un doğuş sahnesi bu… Atatürk operanın konusunu da kendisi belirliyor.
İran’lıların Şeyhnamesi’nden esinlenmiş bir destan planlıyor:
Öykü, Hakan Feridun’un ikiz oğulları Tur ile Irac üzerine kurulu…

İkizler doğduğunda şeytanın gazabı onları birbirinden ayırıyor…

Ayrı yollara gidip birbirlerinden uzaklaşıyorlar.

Ama yüzyıllar sonra buluşup kardeş olduklarını anlıyorlar.

Tıpkı “ayrı yollara giden ikizler” Türkiye ve İran gibi…

Bu konuyu işlemesi için Münir Hayri Egeli’ye veriyorlar. Libretto’yu [*] Egeli yazıyor.

Sonra besteci arayışına girişiliyor ve Adnan Saygun akıllarına geliyor.

Saygun, devlet bursuyla gonderildiği Paris’ten yeni dönmüş, Musiki Muallim Mektebi’nde hocalık yapıyor. Henüz 27 yaşında…

Libretto’yu okutuyorlar kendisine…
“Şah geliyor, bundan bir opera yazacaksın” diyorlar.
Seviniyor Saygun… Daha önce hiç operası yok Türkiye’nin…

Soruyor:
“Solist var mı?“
“Yok!”
“Koro var mı?”
“Yok!”
“Orkestra var mı?”
“Yok!”
“Ne kadar vaktimiz var?”
“Bir ay!”

Mucizevi bir öyküdür bu…

1 ayda, 27 yaşındaki o adam, hem de Riyaset-i Cumhur Orkestrası Şefi’nin engelleme çabalarına rağmen solistleri bulur, orkestrayı ve koroyu oluşturur, eseri besteler ve Türkiye’nin ilk opera eserini yaratır.

Saygun, o uykusuz geceler için sonradan şöyle yazacaktır:

“Ah bu çalışma… Zaman kısa, imkanlar son derece sınırlı… Ama içimiz coşkun.
Yalnız benim değil, bütün görev almış arkadaşlarımın içi şevkle kaynıyor.

Acaba o atılım üstüne atılım yıllarında içimizde duyduğumuz dinmek bilmez heyecanı, sönmek bilmez ateşi şimdiki kuşaklar nasıl duyuyorlardır”.

Atatürk, gelişmeleri uzaktan takip eder.

Bir ara Sovyet Sefiri Karahan’a “Sen anlarsın, git bir bak” deyip provalara yollar.

Olumlu haber alınca kendisi de gidip izler bir provayı…

Ve Özsoy, 19 Haziran 1934 gecesi, iki devlet adamının huzurunda sahnelenir.
Atatürk, bu mucizenin yaratıcılarını gece Çankaya Köşkü’nde ağırlar, kutlar.

Ve engellemeye çalışanlara der ki:
“Bu, bir devrim hareketidir!“

7 Eylül’de Adnan Saygun’un 100. doğum yıldönümü kutlandı.

Saygun’u ya da Özsoy’u anımsayan kaç kişi var bugün?

Ya da, daha anlamlı bir soru:

“O devrim yıllarının dinmek bilmez heyecanını, sönmek bilmez ateşini” şimdikiler nasıl duyuyorlar?

[*] Libretto, opera, operet, oratoryo, bale, muzikal gibi sahne eserlerinin yazılı söz metinleridir.

Teşekkür : Bu bir devrimdir metnini ileten Sayın Taner Vidinligil.

Bilgi Kaynakları :
Ahmet Adnan Saygun 
Münir Hayri Egeli 
Özsoy Operası Videoları  
Bir Devrim Hareketi “Özsoy” Operası 

Bu yazıyı okumanız ve blogu ziyaretiniz için teşekkür ederim…

Hasan Sabri Kayaoğlu-Dedegi-1 Hasan Sabri Kayaoğlu-Dedegi : Kimdir?
Sosyal Medyadaki Faaliyetleri Google Yazarlık Bağlantısı İletişim : e-posta
Takip Et : Facebook Google+Linkedin quup

hasaka blog simge Hasaka Blogu Keşfedin :
Hakkında
Takip Et-Beğen : Facebook Takip Et-Çevrelere Ekle : Google+


Hikayenin Müthiş Gücü Nedir?

hikayelerin gücüHikaye (öykü) anlatmak, insanları etkileme ve ikna etmenin en güçlü yoludur. Biri(leri)ni ikna etmek için, genellikle insanın bilgiye, delillere ve de sağlam bir mantığa ihtiyacı vardır. Ancak, hikaye anlatmanın ikna etmede

mantık yolundan daha etkili olduğu, bir çok araştırma sonucu anlaşılmıştır.

Hikayeler nasıl bu kadar etkili olmaktadır?
Pulitzer ödüllü yazar Willa Cather bunu şöyle açıklamış : “Aslına bakarsanız insanlara ait sadece birkaç değişik hikaye (öykü) mevcuttur ve çağlar boyunca sanki daha önce hiç anlatılmamış gibi tekrar tekrar anlatılır.”

Hikayeler; “dinleyenlerin doğrudan bilinç altlarına ulaşmakta, zihinlerine yerleşmiş, kalıplaşmış engelleri aşarak, onları ikna etmektedir.”
Bilinç ise; mantıkla, sorgulamayla, dirençle, eleştirmeyle sonuç alabilme işleyişine sahiptir.

Şimdi sizlere iki hikaye sunacağım.
Biri ülkemize ait ve 1919 yılındaki bir aşk hikayesi hakkında, diğeri ise bir Çin hikayesi.

Buyurun bu hikayeleri okuyun…

ANKARA TRENİ

Bir hanımefendi diyor ki; 1919 yılı idi. İstanbul baştan aşağı İngilizlerin işgali altındaydı.

Liseyi yeni bitirmiştim.

Güzel bir kızdım.

Dünür gelmeye başladılar.Biri avukatmış.

Gösterdiler uzaktan, boylu poslu yakışıklı bir delikanlıydı, beğendim.

Nişanlandık.

Nişanlımı seviyordum.

Mutlu bir yuva kurmak hevesi ile lamba ışığının altında sabahlara kadar oyalar örüyor, çeyizler hazırlıyordum.

Ama çok geçmedi ki mahallede bir dedikodu yayıldı.

(Ayşe’nin nişanlısı avukat değilmiş, ipsizin biriymiş, üstelik cami önlerinden tabut taşıyarak karnını doyuruyormuş) dediler.

Alt üst oldum.

Babam götürdü, uzaktan izledik, gerçekten de tabut taşıyordu…

Yıkıldım.

Nişanı atıp, ayrıldık.

Aradan 5 yıl geçti.

Evlenmiştim,

Bir de çocuğum olmuştu.

1924 yılıydı.

Artık ülkemiz özgürdü.

Bir gün Beyoğlu’nda rastladım ona.

Oğlum yanımdaydı.

Beni görünce titredi, ceketini düğmeledi.

Saygı göstererek durdu önümde.

Vaktiniz varsa size bir çay ikram etmek isterim, dedi.

Olur, dedim.

Bir büroya girdik.

Burası bir avukatlık bürosuydu ve kapıda adı yazıyordu.

İçeride yardımcıları çalışıyordu.

Siz gerçekten avukat mısınız, dedim.

Evet, dedi.

Peki, avukatsınız da neden cami önlerinden tabut taşıyordunuz, diye sordum.

Durdu, başı öne eğildi.

Beni affedin, dedi.

İstanbul işgal altındaydı,

Her taraf İngiliz askeri kaynıyordu.

Her şeyi didik didik arıyorlardı.

Biz de Anadolu’ya, Milli kuvvetlere ancak, cenaze süsü vererek tabutlarla silah kaçırıyorduk.

Bu ülke için hayati bir işti.

Bunu size bile söyleyemezdim…

ZEHİR

Uzun yıllar önce Çinde Li-Li adlı bir kız evlenir ve aynı evde kocası ve kaynanası ile birlikte yaşamaya başlar. Lakin kısa bir süre sonra kayın validesi ile geçinmenin çok zor olduğunu anlar.İkisininde kişiliği tamamen farklıdır buda onların sık sık kavga edip tartışmalarına yol açar. Bu Çin geleneklerine göre hoş bir davranış değildir ve çevrenin oldukça tepkisini alır.

Birkaç ay sonra bitmez tükenmez gelin kaynana kavgalarından ev onun ve kayın validesi ile arada kalan esi icinde cehennem haline gelmistir.
Artık birşeyler yapmak gerektiğine inanan genç kadın doğru babasının eski bir arkadaşı olan baharatcıya koşar ve derdini anlatır. Yaşlı adam ona bitkilerden yaptığı bir ilaç hazırlar ve bunu 3 ay boyunca hergün azar azar kaynanası için yaptığı yemeklerin içine koymasını söyler. Zehir az az verilecek , böylece onu gelininin öldürdüğü belli olmayacaktır. Yaşlı adam genç kadına kimsenin ve eşinin şüphelenmemesi için kaynanasına çok iyi davranmasını ona en güzel yemekleri yapmasını söyler.

Sevinç içinde eve donen Li-Li yaşlı adamın dediklerini aynen uygular . Hergün en güzel yemekleri yaparak kaynanasının tabağına azar azar zehiri damlatıyordu. Kimseler şüphelenmesin diyede ona çok iyi davranıyordu. Bir süre sonra kayınvalideside çok değişmişti ve ona kendi kızı gibi davranıyordu. Evde artık barış rüzgarları esiyordu.
Genç kadın kendisini ağır bir yük altında hissetti yaptıklarından pişman bir vaziyette baharatcı dükkanının yolunu tuttu ve yaşlı adama şu ana kadar kaynanasına verdiği zehirleri onun kanından temizleyecek bir iksir için yalvardı, Yaşlı kadının ölmesini artık istemiyordu. Yaşlı adam yaşlı gözlerle karşısında konuşup duran Li-Li ye baktı ve kahkahalarla gülmeye başladı.
Sevgili Li-Li dedi ;
Sana verdiklerim sadece vitaminlerdi. Olsa olsa kayın valideni sadece daha da güçlendirdin hepsi bundan ibaret. Gercek zehir ise senin beyninde olandı. Sen ona iyi davrandıkça oda dağıldı ve yerini sevgiye bıraktı böylece siz gerçek bir ana kız oldunuz dedi.

Eski bir Çin atasözü şöyle der :
Gül veren elde, gül kokusu kalır

Teşekkür : Ankara Treni hikayesini ileten Sayın Taner Vidinligil.

Daha detaylı bilgi için bakınız:  Halk Hikayeleri

Bu yazıyı okumanız ve blogu ziyaretiniz için teşekkür ederim…

Hasan Sabri Kayaoğlu-Dedegi-1 Hasan Sabri Kayaoğlu-Dedegi : Kimdir?
Sosyal Medyadaki Faaliyetleri Google Yazarlık Bağlantısı İletişim : e-posta
Takip Et : Facebook Google+Linkedin quup

hasaka blog simge Hasaka Blogu Keşfedin :
Hakkında
Takip Et-Beğen : Facebook Takip Et-Çevrelere Ekle : Google+

Kusurlara Olumlu Bakmalıyız

çatlak testi ve kusurlarÇin’ de bir adam, her gün boynuna dayadığı kalın sopanın iki ucuna asılı testilerle dereden su taşırmış evine. Bu testilerden birinin yan kısmında çatlak varmış. Diğeri ise hiç kusursuz ve çatlaksızmış ve her seferinde bu

kusursuz testi adamın doldurduğu suyun tümünü taşır, ulaştırırmış eve. Ama her zaman boynunda taşıdığı testilerden çatlak olanı eve yarı dolu olarak varırmış. İki sene her gün bu şekilde geçmiş.  Adam her iki testiyi suyla doldurmuş ama evine vardığında sadece 1,5 testi su kalırmış…
Tabi ki kusursuz, çatlaksız testi vazifesini mükemmel yaptığı için çok gururlanıyormuş…
Fakat zavallı çatlağı olan kusurlu testi utanıyormuş. Doldurulan suyun sadece yarısını eve ulaştırabildiği için de çok üzülüyormuş.

İki yılın sonunda bir gün, görevini yapamadığını düşünen çatlak testi, ırmak kenarında adama şöyle demiş:

“Kendimden utanıyorum. Şu yanımdaki çatlak nedeniyle, sular eve gidene kadar akıp gidiyor. ”

Adam gülümseyerek dönmüş testiye; “Göremedin mi? Yolun senin tarafında olan kısmı çiçeklerle dolu. Fakat kusursuz testinin tarafında hiç yok. Çünkü ben başından beri senin kusurunu, çatlağını biliyordum. Senin tarafına çiçek tohumları ektim. Ve her gün o yolda ben su taşırken, sen onları suladın.

İki senedir o güzel çiçekleri toplayıp, masamı süslüyorum. Sen kusursuz olsaydın, o çatlağın olmasaydı, evime böyle güzellik ve zarafet veremeyecektim” diye cevap vermiş.

Yazanın Notu :
Her birimizin kendine has kusurları vardır.
Hepimiz birer çatlak testiyiz.
Fakat sahip olduğumuz bu kusurlar ve çatlaklardır hayatlarımızı ilginç yapan, mükafatlandıran, renklendiren.
Etrafınızdaki her kişiyi, oldukları gibi kabullenin.
Dışlarındaki kusurları değil, içlerindeki güzellikleri görün…

Bu yazıyı okumanız ve blogu ziyaretiniz için teşekkür ederim…

Hasan Sabri Kayaoğlu-Dedegi-1 Hasan Sabri Kayaoğlu-Dedegi : Kimdir?
Sosyal Medyadaki Faaliyetleri Google Yazarlık Bağlantısı İletişim : e-posta
Takip Et : Facebook Google+Linkedin quup

hasaka blog simge Hasaka Blogu Keşfedin :
Hakkında
Takip Et-Beğen : Facebook Takip Et-Çevrelere Ekle : Google+

Ayakkabıcının Hayat Dersi

koltuk değnekli çocukİyilik, önce iyilik yapanı, sonra iyiliğe muhatap olanı, sonra iyiliğe şahit olanı ve en sonra da bundan haberdar olanı mutlu eder. Suya atılan taşın oluşturduğu halkalar gibi yayılır ve bu halka büyüyüp, çoğalarak, adeta akar

gider…
Kendimizi bilmek (tanıyabilmek) için, saf sevgiyi geliştirmeliyiz. Herkesi birbirine bağlayan bu sevgi, her varlığın kalbinde yer almaktadır. Eğer sevgimiz yok ve onu gelişterememişsek, biz tam anlamıyla insan olamamışızdır…

Comte-Sponville ; “bir bitkinin ya da ilacın erdemi iyileştirmek, bıçağınki kesmek, insanınki insanca istemek ya da davranmaktır. Erdem (biyolojik olgu olarak) insanlaşma ile (kültürel gereklilik olarak) insanileşmenin kesiştiği yerde ortaya çıkar. Bu, bizim insani olarak var olma ve davranma tarzımızdır, Yani iyi davranma kapasitemizdir. İnsanı iyi ve gerektiği gibi kılmaktan daha güzel ve daha meşru bir şey olamaz, işte erdem budur. ” demiştir…

İyilik hakkındaki bu açıklamalardan sonra, sizlere  duygu yüklü muhteşem bir hikaye sunacağım.
Hikaye bir ayakkabıcı ile, bir ayağı olmayan küçük ve fakir bir çocuk arasında geçmektedir. Buyurun okuyun…

Ayakkabıcının Hayat Dersi

Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir çocuk onu izlemekteydi.

Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor ayakkabılara rağbet fazlaydı.
Gerçi mallar lüks sayılmazdı ama, küçük bir dükkan için yeterliydi.

Onların en güzelini ön tarafa koyunca, çocuk vitrine doğru biraz daha yaklaştı. Fakat bir koltuk değneği kullanmaktaydı. Hem de güçlükle…
Adam ona bir kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun sol kısmı, dizinin alt
kısmından sonra boştu.
Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu. Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu
kendinden geçirmişti.
Bir müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan çıkıp yola koyulduğunda, adam dükkandan dışarı fırlayıp:

– Küçükk!. diye seslendi. Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu seneki modeller bir harika!.
Çocuk, ona dönerek:
– Gerçekten çok güzeller!. diye tebessüm etti. Ama benim bir bacağım doğuştan eksik.
– Bence önemli değil!. diye, atıldı adam. Bu dünyada her şeyiyle tam insan yok ki! Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı. Kiminin de aklı ya da vicdanı.
Küçük çocuk, bir şey söylemiyordu. Adam ise konuşmayı sürdürdü:
– Keşke vicdanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi.
Çocuğun kafası iyice karışmıştı. Bu sefer adama doğru yaklaşıp:
– Anlayamadım!. dedi. Neden öyle olsun ki?
– Çok basit!. dedi, adam. Eğer yoksa vicdanın, cennete giremeyiz. Ama ayaklar yoksa, problem değil. Zaten orda tüm eksikler tamamlanacak. Hatta sakat
insanlar, sağlamlara oranla, daha fazla mükafat görecekler…
Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti. O güne kadar çektiği acılar, hafiflemiş gibiydi. Adam, vitrine işaret ederek:
– Baktığın ayakkabı, sana yakışır!. dedi. Denemek ister misin?
Çocuk, başını yanlara sallayıp:
– Üzerinde 30 lira yazıyor, dedi. Almam mümkün değil ki!.
-İndirim sezonunu, senin için biraz öne alırım!. dedi adam. Bu durumda 20 liraya düşer. Zaten sen bir tekini alacaksın, o da 10 lira eder. Çocuk biraz düşünüp:
– Ayakkabının diğer teki işe yaramaz!. dedi. Onu kim alacak ki?
– Amma yaptın ha!. diye güldü adam. Onu da, sağ ayağı eksik olan bir çocuğa
satarım.
Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı. Adam, devam ederek:
– Üstelik de öğrencisin değil mi? diye sordu.
– İkiye gidiyorum!. diye atıldı çocuk. Üçe geçtim sayılır.
– Tamam işte!. dedi adam. 5 Lira da öğrenci indirimi yapsak, geri kalır 5 lira.
O da zaten pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı senindir, sattım gitti!
Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkana girdi. İçerdeki raflar, onun beğendiği modelin aynısıyla doluydu. Ama adam, vitrinde olanı çıkarttı.
Bir tabure alıp döndükten sonra, çocuğu oturtup yeni ayakkabısını giydirdi.
Ve çıkarttığı eskiyi göstererek
– Benim satış işlemim bitti dedi. Sen de bana, bunu satsan memnun olurum.
– Şaka mı yapıyorsunuz? diye kekeledi çocuk. Onun tabanı delinmek üzere.
Eski bir ayakkabı, para eder mi?
– Sen çok câhil kalmışsın be arkadaş.. dedi, adam. Antika eşyalardan haberin yok her halde. Bir antika ne kadar eski ise, o kadar para tutar. Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30- 40 lira eder.
Küçük çocuk, art arda yaşadığı şokları, üzerinden atabilmiş
değildi. Mutlaka bir rüyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rüya. Adamın, heyecandan terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kağıt paralara göz gezdirdikten sonra, 10 liralık banknotu geri vererek:
– Bana göre 20 lira yeterli dedi. İndirim mevsimini başlattınız ya!

Adam onu kıramayıp parayı aldı. Ve bu arada yanağına bir öpücük kondurdu.
Her nedense içi içine sığmıyordu. Eğer bütün mallarını bir günde satsa, böyle bir mutluluğu bulamazdı.

Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu. Sanki koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu.

Sımsıcak bir tebessümle teşekkür edip:

Babam haklıymış dedi. ‘Sakat olduğum için, üzülmeme hiç gerek yok’
demişti.
..

Teşekkür : Hikayeyi bana ileten arkadaşım Sayın Ertan Balamir.

Bu yazıyı okumanız ve blogu ziyaretiniz için teşekkür ederim…

Hasan Sabri Kayaoğlu-Dedegi-1 Hasan Sabri Kayaoğlu-Dedegi : Kimdir?
Sosyal Medyadaki Faaliyetleri Google Yazarlık Bağlantısı İletişim : e-posta
Takip Et : Facebook Google+Linkedin quup

hasaka blog simge Hasaka Blogu Keşfedin :
Hakkında
Takip Et-Beğen : Facebook Takip Et-Çevrelere Ekle : Google+

Bir Geri Dönüş Hikayesi

hasaka blog yazı resmiBundan tam 342 gün önce bu blog tamamen yok olmuştu. Konu hakkındaki yazımda bu hususu belirtirken, yazının başlığında “insanlık ölmemiş” ifadesini kullanmıştım. Dile kolay, iki yıl içinde itinayla oluşturduğum 930 yazı ve sayfadan oluşan, çok

büyük bir emek kaybedilmişti.
Bu hususta en büyük desteği, üyesi olduğum quup com yönetimi ve kullanıcılarından almıştım.

Detaylarını yukarıda bağlantısını verdiğim yazıda okuyabileceksiniz.

Blogu tekrar oluşturma sürecinde ise; bir yıl içinde blogu, belli bir noktaya getirmeye kararlı olduğumu da vurgulamıştım.

Geçen süre (11 ay) içinde 250 yazı ve 104 sayfa oluşturdum. Yani, günde ortalama bir yazı/sayfa ekledim.

Bu darbe bana; “hayatta insanın başına her türlü sıkıntının gelebileceği, bunların üstesinden gelmek gerektiği” gerçeğini bir kez daha hatırlatmıştı.

Blogu tekrar eski seviyesini getirmek için önümde bir yıl daha var.
Bu süreçte sağlığım bozulmaz, bir başka mani de çıkmazsa, elimden geleni yapmaya kararlıyım.

Bu arada quup com’un benim için neden çok önemli olduğu hakkında aşağıdaki not bölümünde sunduğum bağlantıdan bilgi alabılirsiniz.

Tamamen Türk girişimi olan quup giderek gelişmektedir.

Bu sosyal ağda herkes kendi kafa dengi insanlarla güzel iletişimler kurmakta, nezih paylaşımlar gerçekleştirmektedir.

Sizleri de quup’a beklerim…

Kalın sağlıcakla…

Bu yazıyı okumanız ve blogu ziyaretiniz için teşekkür ederim…

Hasan Sabri Kayaoğlu-Dedegi-1 Hasan Sabri Kayaoğlu-Dedegi : Kimdir?
Sosyal Medyadaki Faaliyetleri Google Yazarlık Bağlantısı İletişim : e-posta
Takip Et : Facebook Google+Linkedin quup

hasaka blog simge Hasaka Blogu Keşfedin :
Hakkında
Takip Et-Beğen : Facebook Takip Et-Çevrelere Ekle : Google+

Muhteşem Bir Yaşam Hikayesi

alice her sommerHitler döneminde toplama kamplarında küçük oğluyla birlikte kalan yahudi bir bayan müzisyen (piyanist) hakkında bir dosttan gelen e-postada, aşağıdaki ifadeler yer almaktaydı. Aynen aktarıyorum… “Geçmişte, küçük

yaşta müzikle uğraşanları hayretle izledik. Bu kez, 108 yaşında bir hanımdan kısa bir hayat dersi alalım. Nazi toplama kampından sağ kurtulmuş birisinden.
Alice Herz Sommer’den…
Kötülüklerin, pisliklerin, zulmün, acıların, cinayetlerin, işkencelerin, açlığın, sefaletin tillahına şahit olmuş, amma velakin hala, ‘ben bir optimistim’ diyebiliyor.
Ben ise, sadece dinlediğim kadarına bile yalnızca ‘pes’ dedim.
Kusura bakmayın ama, ‘pesimist’ kısmını diyemedim…

Şu sözü de o demiş:
‘Nefret; kin besleyenin ruhunu yer, nefret edilen kişinin değil…’

Ayrıca videonun girişinde, MÖ: 471-400 yılları arasında yaşamış olan
Tukidides’in muhteşem bir tespiti var:
MUTLULUĞUN SIRRI ÖZGÜRLÜKTÜR VE ÖZGÜRLÜĞÜN SIRRI DA CESARETTİR…”
Taner Vidinligil

Video: Cesaretin ve Umudun Muhteşem Hikayesi (Türkçe alt yazılıdır)

Teşekkür: Metni ileten Sayın Taner Vidinligil

Bu yazıyı okumanız ve blogu ziyaretiniz için teşekkür ederim…

Hasan Sabri Kayaoğlu-Dedegi-1 Hasan Sabri Kayaoğlu-Dedegi : Kimdir?
Sosyal Medyadaki Faaliyetleri Google Yazarlık Bağlantısı İletişim : e-posta
Takip Et : Facebook Google+Linkedin quup

hasaka blog simge Hasaka Blogu Keşfedin :
Hakkında Blogdan Bahsedenler

Takip Et-Beğen : Facebook Takip Et-Çevrelere Ekle : Google+