Kategori arşivi: Eğitim

İdeal Cumhuriyet Öğretmeni

Öğretmenlik, belli kaynaklarda yer alan bilgileri aynen öğrencilerine aktarmakla yapılmamalıdır. İdeal cumhuriyet öğretmeni; düşünen, sorgulayan, araştıran, eleştiren, çok yönlü okuyan bireyler yetiştirmeli ve

toplumu biçimlendirdiğini de asla unutmamalıdır. Türk toplumunda öğretmenlik kutsal meslek olarak kabul edilir ve öğretmenlere derin bir saygı duyulur.
İdeal öğretmen, bu saygıyı hak edebilecek bilgi, beceri, ahlak ve kültüre sahip olmalı; kendini sürekli yenileyip yetiştirmeli ve Ulu Önder Atatürk’ün “Öğretmenler, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır.” sözünü  hiç aklından çıkarmamalıdır.

Bu yazıda sizlere; ülkemizde efsane öğretmen olarak anılan fedakar, cefakar ve kahraman bir öğretmenin hikayesini aktaracağım…

İdeal Cumhuriyet Öğretmeni

Yıllar önce İzmir Kadınlar Hapishanesindeki mahkum kadınlara akşam dersleri verilmesi kararlaştırılmıştı.
Bir gün milli eğitim müdürünün odasına zayıf, ufak-tefek bir genç kız
girdi.
– Ben bu dersleri memnuniyetle kabul ederim, efendim, dedi.
Müdür şaşırmıştı. Karşısındaki genç kız, okuldan yeni çıkmış, üstelik son derece de hassas bir insana benziyordu. Müdür bir kez daha hapishanedeki tipleri gözünün önüne getirdi. Olacak şey değildi…
Lakin düşüncesini belli etmedi.
– Peki, hoca hanım, dedi. Bu işle meşgul olacağım.

İki hafta geçmeden, genç kız, soğuk ışıklar altında hapishane koğuşundaki akşam derslerine başlamıştı. İşi bittikten sonra, ince pardösüsünün yakasını kaldırıyor, süngülü nöbetçilerin, zincirli kapıların arasından geçerek sokağa çıkıyor ve hızlı adımlarla evine koşuyordu.

Hapishane müdürü de, milli eğitim müdürü gibi, hayretler içinde idi.
O, kavgacı, o geçimsiz mahkumlar, genç öğretmeni hem sevmeye, hem saymaya
başlamışlardı.
Kadınlar hapishanesinde ilk defa böyle bir hava esiyordu.

Fakat işinde inanılmaz bir başarı gösteren kızın, bir süre sonra acayip bir
suçla adliyeye götürüldüğünü görüyoruz.

Hakkındaki suçlama: Misyonerlik…

Gittikçe kabaran dosyalar, hep misyoner öğretmenden bahsediyordu.
Neler de neler yapmamıştı ki:
Kadınlar hapishanesi derken, Kinder Garten Teşkilatında çalışmalar, çocuklara iyi insan olmak etrafında birtakım telkinler.
Bütün bunlar misyonerlik denilen şeyden başka ne idi..?

İş o kadar dallanıp budaklandı ki, Ankara’ya kadar intikal etmiş ve onca
mühim işi arasında Atatürk meseleyi merak etmişti.
– Bana misyoner öğretmenin dosyasını getiriniz, dedi.

Bütün bir gece o dosyayı inceledikten sonra, ertesi günü öğretmen Sıdıka
Avar’ı yanına çağırttı. Genç öğretmen Atatürk’ün karşısına çıktığı vakit bir
yaprak gibi titriyordu.

Atatürk, bu ufak-tefek kıza hayretle baktı.
– Misyoner öğretmen sensin, öyle mi?” diye sordu.
Avar şaşırmıştı. Yavaşça,
– Efendim, ben öğretmen Avar, diye fısıldadı.
Atatürk, o zaman genç öğretmene doğru parmağını uzatarak yüksek sesle
şunları söyledi:
– Hayır. Sen misyoner Avar’sın. Bana, senin gibi misyonerler lazım.

Ondan sonra da Atatürk fikirlerini açıkladı:
“Bir toplum, daha ziyade aile yoluyla, bilhassa kadın yoluyla kazanılabilirdi. Genç öğretmen Doğu’ya gidecekti. Oradaki genç kızları, hatta bunların arasında hiç Türkçe bilmeyenleri bile
toplayacaktı… Onları, bu toplumun potasında yetiştirecekti; sonra bu çocuklar birer ışık huzmesi altında köylere gönderecekti.”
Sözlerinin sonunda:
– Git, memleketin içine gir, dağ köylerine uzan; orada bizden ışık bekleyen yarının annelerini göreceksin, dedi.
Genç öğretmen, içi içine sığmaz bir halde Atatürk’ün yanından çıktı.

İşte yıllar ve yıllardır Avar, doğu illerinden birinde Kız Enstitüsü Müdürlüğünde bu inanılmaz işle meşguldür. Şimdi; Elazığ, Tunceli, Bingöl çevrelerindeki halk, bu ufacık-tefecik kadından bir azize gibi bahseder.
Onun hakkında iki yüze yakın mani, masal ve çocukların dilinde sayısız Avar şarkıları vardır.
O, yol vermez, geçit tanımaz dağlara at sırtında tırmanır, dağ köylerinden, çoğu esmer köy kızlarını toplar, onları kendi ceketine sarıp okuluna götürür.
Avar, Doğu’da gerçekten inanılmaz bir isimdir. Dağ tepesindeki köylere bu masal kadının, öğrenci toplamak için gittiği zaman köylüler:
– Kızımı da götür, Avar..! diye atın üzengisine yapışıyorlar.
Şehre, Avar’ın okuluna gelen kızı, bir kere de üç-dört yıl sonra görünüz.
Ben, bir insan yaratma mucizesini orada gözlerimle gördüm
Hikmet Feridun Es
Hayat Dergisi 1957

Ayşe Sıdıka Avar Fotoğrafları

Teşekkür : Hayat dergisi yazısını ileten sayın Taner Vidinligil.

Yararlanılacak Diğer Kaynaklar :
Ayşe Sıdıka Avar Biyografisi 
Dağ Çiçekleri Romanı 
Cumhuriyet Öğretmeni Sıdıka Avar 
Ayşe Sıdıka Avar Videosu

Bu yazıyı okumanız ve blogu ziyaretiniz için teşekkür ederim…

Hasan Sabri Kayaoğlu-Dedegi-1 Hasan Sabri Kayaoğlu-Dedegi : Kimdir?
Sosyal Medyadaki Faaliyetleri Google Yazarlık Bağlantısı İletişim : e-posta
Takip Et : Facebook Google+Linkedin quup

hasaka blog simge Hasaka Blogu Keşfedin :
Hakkında
Takip Et-Beğen : Facebook Takip Et-Çevrelere Ekle : Google+


Yanlış Anlama Sebepleri Nedir

yanlış anlaşılmaYanlış anlama; “söylediğiniz sözlerin karşınızdaki(ler) tarafından, sizin yüklemeye çalıştığınız anlamdan farklı bir şekilde algılanmasıdır.” Herkesin başına gelebilecek sinir bozucu yanlış anlama , yanlış anlaşılma sıkça başıma

gelen ve bir türlü muhataplarıma derdimi anlatamadığım bir durumdur.
Yanlış anlayana bir de hesap verme durumunda da kalabiliyorsunuz.

Genellikle söylenmek istenenin negatif tarafının algılanması buna yol açar.
Bazı insanlar nasıl duymak istiyorsa öyle anlar.
Bazen bir konuya açıklık getirmek üzere bir öneri getirirsiniz, ancak, karşınızdaki; “onu ezmeye çalıştığınızı, ona yüksekten baktığınızı ya da küçümsediğinizi zannederek bir anda parlar.”
Özellikle beğendiğim, taktir ettiğim ve sevdiğim genç insanların yanlış anlaşılmalar sonucunda, bir anda öfke patlaması ile ilişkiyi koparacak şekilde tepki göstermelerine çok üzülürüm.
Gençlerin, yanlış anlamayı kabul etmeyerek; “hayır ben doğru anladım, siz öyle demediğinizi ileri sürebilirsiniz ama ben sizin gibi düşünmüyorum” türünden şiddetli ve öfke dolu sözlerine de muhatap olursunuz.
Şimdi konuyu biraz daha açalım…

Yanlış Anlama Sebepleri Nedir

“Yanlış Anlama” ön yargı, bilgisizlik, dinlememek, sabit fikirli olmak veya ilgilenmemekten kaynaklanan gerçekten de insana özgü bir rahatsızlıktır.
Anlaşılmamak, insana en derin acılar ve ıstıraplar veren bir olgudur.
İnsanın; yardımcı olmak, bir konuya açıklık getirmek ve iyi niyetle bilgisini aktarmaya çalışması ve karşındakiler tarafından anlaşılamaması üzüntüye sebep olur.
Hele ki çok değer verip, ilişkinizden mutlu olduğunuzu hissettiğiniz bir kişiyle olmuş ve sonunda yollar bir şekilde ayrılmışsa, üzüntü katmerleşir.

Bakın yanlış anlaşılma hakkında Hz. Mevlana ne demiş:
“İnsanlar seni yanlış anladığında dert etme; duydukları senin sesin, fakat aklından geçirdikleri kendi düşünceleridir.”

Bir de masum yanlış anlamalar vardır; “bunlar, söylenen bir sözün kastedilenden farklı yorumlanması şeklinde ortaya çıkmakla beraber, söyleyeni zor duruma düşürmez, hatta onu yüceltirler.”

Olayları işin içinden çıkılmaz hale getiren, çıkmaz sokaklara dönüştüren; “kelimelerin ifadesi konusundaki yetersizliğinden ziyade, karşıdaki kişinin bakış açısı ve algılama şeklinin farklılığı ve yetersizliği ile ilgili olarak hiç olmadık mevzulara dalmayı sağlayan bir nevi kısır döngüdür yanlış anlama.

Anlama düzeyi; kişinin eğitimine, genel kültür düzeyine, izlenimlerine, deneyimlerine ve yeteneklerine bağlıdır. Bu nedenle bir kişinin anlama düzeyinin yükselmesi için izlenimlerinin, deneyimlerinin, genel kültürünün de artması gerekir.

İnsanlar arasında yanlış anlaşılmalar yaygındır. Bunların birçoğu önemsizdir ve kolayca düzeltilebilir. Bazıları ise, moral bozucu olabilir, özellikle de yanlış izlenimler, silinmesi için sarf edilen tüm çabalara rağmen sürüp giderse.

İnsanlar düşüncelerinizi ve niyetlerinizi okuyamadığından, birisi er geç sözlerinizi veya hareketlerinizi yanlış yorumlayacaktır.
Başkalarının, sizinle ilgili değerlendirmeleri çoğunlukla niyetinizi algılama biçimlerine bağlıdır. Bu nedenle insanlar niyetinizi yanlış yorumladığında üzülmeniz doğaldır.
İnsanların sizi yanlış anlamasını gerektirecek hiçbir nedenin olmadığını düşünerek yapılan haksızlığa öfkelenebilirsiniz.
Size göre, bu değerlendirmeler taraflı, eleştirici veya tamamen yanlıştır ve özellikle böyle haksız yargılarda bulunanların fikirlerine değer veriyorsanız, bu sizi derinden incitebilir.

Özellikle her şeyi yanlış anlayan, anlamlandırmaya özen gösteren insanlar, yanlış anladığını açıklasanız bile, fikrinden şaşmaz, sizi dikkate almaz ve anlamaya da uğraşmaz.

Yanlış anlayan ve bunda ısrar edenler çoğunlukla ön yargılıdır.
Özetle; bir kimse veya bir şeyle ilgili olarak belirli şart, olay ve görüntülere dayanarak önceden edinilmiş olumlu veya olumsuz yargı, peşin yargı, peşin hüküm, peşin fikir sahibidirler…

Ünlü fizikçi Albert Einstein : “İnsanlardaki ön yargıyı parçalamak, benim atomu parçalamamdan çok daha zor” demiştir.

Ben de; “yanlış anlayanların bu anlamalarını değiştirmek, deveye hendek atlatmaktan çok daha zor” diyerek yazıyı sonlandırıyorum…

Bu yazıyı okumanız ve blogu ziyaretiniz için teşekkür ederim…

Hasan Sabri Kayaoğlu-Dedegi-1 Hasan Sabri Kayaoğlu-Dedegi : Kimdir?
Sosyal Medyadaki Faaliyetleri Google Yazarlık Bağlantısı İletişim : e-posta
Takip Et : Facebook Google+Linkedin quup

hasaka blog simge Hasaka Blogu Keşfedin :
Hakkında
Takip Et-Beğen : Facebook Takip Et-Çevrelere Ekle : Google+

Geleceğin Kurucuları Öğretmenlerdir

öğretmenler günüToplumların uygarlık düzeyi, öğretmenlerine verdiği değerle ölçülür. Öğretmenler; geçmişin öğreticileri, geleceğin de kurucularıdır. Unutulmamalıdır ki; geleceğin güvencesi eğitime, eğitim ise öğretmene

dayalıdır.
Dünyanın her yerinde öğretmenler, insan topluluğunun en fedakar ve en değerli varlıklarıdır. Öğretmenler birer sanatkar olup, geleceğin temelini atmaları yanı sıra, insanların gelecekteki kişilik hamurlarına da şekil verirler.

Anonim bir atasözü şöyledir; “heykeltıraş mermere ne ise, öğretmen de çocuğa odur.”
Mustafa Kemal Atatürk ise “Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir” demiştir.

Fedakar, cefakar ve en kutsal meslek erbabı öğretmenlerimiz, sizler her şeyin en iyisi, en güzeline layıksınız. Haklarınızı ne yapsak ödeyemeyiz.

Bana göre, geleceğin kurucuları öğretmenlerdir.

Ülkemin saygıdeğer ve aziz öğretmenleri, “Öğretmenler Gününüz Kutlu Olsun.”
Sizlerin yılda bir kez değil, her gün öğretmenler gününüz kutlanmalıdır.

Vefat etmiş öğretmenlerimize, Allah’tan rahmet dilerim.
Mekanları cennet, ruhları şad olsun.
Emekli olanların ellerinden öpüyorum.
Halen bu kutsal mesleği sürdürenlere de içtenlikle saygı ve sevgilerimi sunuyorum…

ÖZEL NOT

İlk temellerimi oluşturan ilkokul öğretmenim rahmetli Hatice Gökçe Hocam’a :
“Bilgisi, ilgisi, sevgisi, öğretme becerisi ve muhteşem rehberliği için minnetlerimi sunuyorum. Mekanının cennet olmasını dilerken, Allah’tan rahmetini esirgememesini, ruhunun şad olmasını niyaz ediyorum…”

Bu yazıyı okumanız ve blogu ziyaretiniz için teşekkür ederim…

Hasan Sabri Kayaoğlu-Dedegi-1 Hasan Sabri Kayaoğlu-Dedegi : Kimdir?
Sosyal Medyadaki Faaliyetleri Google Yazarlık Bağlantısı İletişim : e-posta
Takip Et : Facebook Google+Linkedin quup

hasaka blog simge Hasaka Blogu Keşfedin :
Hakkında
Takip Et-Beğen : Facebook Takip Et-Çevrelere Ekle : Google+


Zaman Yönetimi Nedir ve Neden Önemlidir

zaman yönetimiSözlük tanımına göre zaman; “bugüne gelip geleceğe doğru birbirini takip ettiği kesintisiz bir süreçtir.” Zaman yönetimi ise : “Üreticiliği ve verimliliği arttırmak amaçlı olarak, belirli aktiviteler üzerinde harcanan zamanı

bilinçli bir şekilde kontrol etme yöntemidir.
Zaman yönetimi, belirli görevleri, projeleri bitirirken kullanılan çeşitli beceriler, araçlar ve teknikler ile desteklenebilir. Bu beceri, araç ve teknikler; planlama, dağıtma, hedef belirleme, yetkilendirme, zaman analizi, gözlemleme, tertipleme, zamanlama ve önceliklendirme ve benzerlerini içerir. Önceleri, zaman yönetimi sadece iş ve çalışma etkinlikleri için kullanılırken, sonraları kişisel aktiviteler için de kullanılmaya başlanmıştır. Bir zaman yönetimi sistemi; proseslerin, araçların, tekniklerin ve metotların tasarımlı bileşimidir. Zaman yönetimi genel olarak proje geliştirmede bir gerekliliktir, zaman yönetimi projenin tamamlanma zamanını ve ölçeğini belirler.”

Bir diğer tanımına göre zaman yönetimi; “amaçlara ve hedeflere ulaşmada önemli bir kaynak olan zamanı verimli kullanma çabası olup,  mevcut zamanda nelerin yapılabileceğinin planlanmasıdır.”

Zaman yönetimi nedir ve neden önemlidir konusunu biraz daha açalım…

Zaman yönetimi kişisel bir süreçtir ve kişinin çalışma stili ile koşullarına uygun olmalıdır. Zaman yönetiminde daha fazla iş yapıp daha az zaman harcamak çok önemlidir.
Bunun içinde şunlara dikkat etmek gerekir :
– Kendini yönetmek (yönetimin zorluklarıyla baş edebilmek),
– Zamandan tasarruf etmek (eldeki zamanı akıllıca kullanabilmek),
– Başkalarını yönetmek (herkesin yararını sağlayacak düzende çalışmak).

Geri getirilmesi olanaksız olan tek şey zamandır. Bazı insanlar zamanı planlı kullanırken, bazıları cömertçe harcar. Sınavlarda başarılı olan adaylarla başarılı olamayan adaylar arasındaki en temel fark, zaman kullanımıdır.

Herkes zamanı akıllıca kullanmak zorundadır.
Çünkü Zaman :
“Asla tasarruf edilemeyen, Biriktirilmesi mümkün olamayan, Kimseden ödünç alınamayan/kiralanamayan ve satın alınamayan, Hiçbir şekilde çoğaltılamayan, Defalarca yaşanamayan, Herkes tarafından aynı algılanan bir kavram da olmayan, Sadece kullanılan (harcanan) veya kaybedilen vaktimiz ya da varlığımızdır.”

Zaman yönetimi hakkındaki diğer kaynaklar :
Zaman yönetimi nedir ve neden gereklidir? 
Etkili zaman yönetimi

Bu yazıyı okumanız ve blogu ziyaretiniz için teşekkür ederim…

Hasan Sabri Kayaoğlu-Dedegi-1 Hasan Sabri Kayaoğlu-Dedegi : Kimdir?
Sosyal Medyadaki Faaliyetleri Google Yazarlık Bağlantısı İletişim : e-posta
Takip Et : Facebook Google+Linkedin quup

hasaka blog simge Hasaka Blogu Keşfedin :
Hakkında
Takip Et-Beğen : Facebook Takip Et-Çevrelere Ekle : Google+


Bilgiyle Oynayıp Olağanı Değiştirmek

bilgiyle oyna“Yaratıcı insan her şeyi bilen olmak ister. Sayısız şeyden haberdar olmayı arzular. Eski çağ tarihi, 19. yy matematiği, mevcut imalat teknikleri, çiçek aranjmanı ve daha sayısız bilgiye aç gözlü bir şekilde saldırır. Bu bilgilerin

ne zaman yeni bir fikir oluşturmak için bir araya geleceğini kendi de bilmez.
6 dakika sonra olabileceği gibi 6 yıl da sürebilir bunun olması.
Ancak yaratıcı bir insanın bunun bir gün olacağına inancı tamdır.”
Roger von Oech “Beyninizi Kamçılayın” kitabından…

Roger von Oech kitabında “Doğru mu, Yanlış mı?” uygulamasını (alıştırma) bir şekil ve çoktan seçmeli sorularla devreye sokmuş.

İşte o şekiller ve sonuçları…

Aşağıda beş şekil verilmiştir. Diğerlerinden farklı olan şekli bulunuz…
hangisi doğru
Aşağıdaki cevabı okumadan önce lütfen şekillere bakıp düşünün.

*

*

*

*

*
B seçeneğini seçtiyseniz tebrikler! Doğru cevabı buldunuz.
Düz kenarı olan tek şekil B seçeneği.
Bazılarınız C seçeneğini seçmiş olabilir.
Çünkü diğerleri arasında asimetrik olan bir tek o.
C de doğru cevap.
Benzer bir durum A seçeneği için de geçerli:
Köşesi olmayan bir tek o var. Bu yüzden A da doğru.
Peki D? Hem düz bir kenara hem de eğimli bir kenara sahip sadece D seçeneği var. Öyleyse D seçeneği de doğru.
Peki ya E?
Diğerleri arasında öklidçi olmayan bir üçgenin öklid bir alandaki izdüşümü olan şekil E seçeneği. O da doğru cevap bu durumda.”

Bu tür bir alıştırmayı okulda göremezsiniz.
Eğitim sistemimiz insanlara neyin doğru cevap olduğunu öğretmek üzere kurulmuştur.
Bir tek doğru cevap olduğu yaklaşımı, düşüncelerimizin en derinlerine kadar nüfuz etmiştir.
Sorun, hayatın büyük bir bölümünün böyle olmadığı gerçeğidir.

Hayatımız belirsizliklerle dolu ve aradığımıza bağlı olarak birden fazla doğru cevap var.

Ancak sadece tek bir doğru cevap olduğunu düşünürseniz, bir tane bulduğunuz anda aramayı bırakırsınız.”

Çoktan seçmeli soru yağmuru altında ıslanmış körpe beyinler, sadece tek bir doğru cevap arayışı içerisinde yaratıcılıklarını yitiriyorlar.

Farklı perspektiflerle düşünme yeteneğimiz, daha biz küçükken öğretmenlerimiz tarafından acımasızca gasp ediliyor.

Oysa, perspektifimizi değiştirip bilgimizle oynayarak olağanı olağandışına çevirebiliriz.

Albert Szent-György’ nin dediği gibi; “Buluş dediğimiz şey herkesle aynı yere bakıp farklı bir şeyler düşünebilmektir.”

Teşekkür : Roger von Oech’ın uygulamasını (alıştırma) ileten Sayın Taner Vidinligil.

Bu yazıyı okumanız ve blogu ziyaretiniz için teşekkür ederim…

Hasan Sabri Kayaoğlu-Dedegi-1 Hasan Sabri Kayaoğlu-Dedegi : Kimdir?
Sosyal Medyadaki Faaliyetleri Google Yazarlık Bağlantısı İletişim : e-posta
Takip Et : Facebook Google+Linkedin quup

hasaka blog simge Hasaka Blogu Keşfedin :
Hakkında
Takip Et-Beğen : Facebook Takip Et-Çevrelere Ekle : Google+

Hikayenin Müthiş Gücü Nedir?

hikayelerin gücüHikaye (öykü) anlatmak, insanları etkileme ve ikna etmenin en güçlü yoludur. Biri(leri)ni ikna etmek için, genellikle insanın bilgiye, delillere ve de sağlam bir mantığa ihtiyacı vardır. Ancak, hikaye anlatmanın ikna etmede

mantık yolundan daha etkili olduğu, bir çok araştırma sonucu anlaşılmıştır.

Hikayeler nasıl bu kadar etkili olmaktadır?
Pulitzer ödüllü yazar Willa Cather bunu şöyle açıklamış : “Aslına bakarsanız insanlara ait sadece birkaç değişik hikaye (öykü) mevcuttur ve çağlar boyunca sanki daha önce hiç anlatılmamış gibi tekrar tekrar anlatılır.”

Hikayeler; “dinleyenlerin doğrudan bilinç altlarına ulaşmakta, zihinlerine yerleşmiş, kalıplaşmış engelleri aşarak, onları ikna etmektedir.”
Bilinç ise; mantıkla, sorgulamayla, dirençle, eleştirmeyle sonuç alabilme işleyişine sahiptir.

Şimdi sizlere iki hikaye sunacağım.
Biri ülkemize ait ve 1919 yılındaki bir aşk hikayesi hakkında, diğeri ise bir Çin hikayesi.

Buyurun bu hikayeleri okuyun…

ANKARA TRENİ

Bir hanımefendi diyor ki; 1919 yılı idi. İstanbul baştan aşağı İngilizlerin işgali altındaydı.

Liseyi yeni bitirmiştim.

Güzel bir kızdım.

Dünür gelmeye başladılar.Biri avukatmış.

Gösterdiler uzaktan, boylu poslu yakışıklı bir delikanlıydı, beğendim.

Nişanlandık.

Nişanlımı seviyordum.

Mutlu bir yuva kurmak hevesi ile lamba ışığının altında sabahlara kadar oyalar örüyor, çeyizler hazırlıyordum.

Ama çok geçmedi ki mahallede bir dedikodu yayıldı.

(Ayşe’nin nişanlısı avukat değilmiş, ipsizin biriymiş, üstelik cami önlerinden tabut taşıyarak karnını doyuruyormuş) dediler.

Alt üst oldum.

Babam götürdü, uzaktan izledik, gerçekten de tabut taşıyordu…

Yıkıldım.

Nişanı atıp, ayrıldık.

Aradan 5 yıl geçti.

Evlenmiştim,

Bir de çocuğum olmuştu.

1924 yılıydı.

Artık ülkemiz özgürdü.

Bir gün Beyoğlu’nda rastladım ona.

Oğlum yanımdaydı.

Beni görünce titredi, ceketini düğmeledi.

Saygı göstererek durdu önümde.

Vaktiniz varsa size bir çay ikram etmek isterim, dedi.

Olur, dedim.

Bir büroya girdik.

Burası bir avukatlık bürosuydu ve kapıda adı yazıyordu.

İçeride yardımcıları çalışıyordu.

Siz gerçekten avukat mısınız, dedim.

Evet, dedi.

Peki, avukatsınız da neden cami önlerinden tabut taşıyordunuz, diye sordum.

Durdu, başı öne eğildi.

Beni affedin, dedi.

İstanbul işgal altındaydı,

Her taraf İngiliz askeri kaynıyordu.

Her şeyi didik didik arıyorlardı.

Biz de Anadolu’ya, Milli kuvvetlere ancak, cenaze süsü vererek tabutlarla silah kaçırıyorduk.

Bu ülke için hayati bir işti.

Bunu size bile söyleyemezdim…

ZEHİR

Uzun yıllar önce Çinde Li-Li adlı bir kız evlenir ve aynı evde kocası ve kaynanası ile birlikte yaşamaya başlar. Lakin kısa bir süre sonra kayın validesi ile geçinmenin çok zor olduğunu anlar.İkisininde kişiliği tamamen farklıdır buda onların sık sık kavga edip tartışmalarına yol açar. Bu Çin geleneklerine göre hoş bir davranış değildir ve çevrenin oldukça tepkisini alır.

Birkaç ay sonra bitmez tükenmez gelin kaynana kavgalarından ev onun ve kayın validesi ile arada kalan esi icinde cehennem haline gelmistir.
Artık birşeyler yapmak gerektiğine inanan genç kadın doğru babasının eski bir arkadaşı olan baharatcıya koşar ve derdini anlatır. Yaşlı adam ona bitkilerden yaptığı bir ilaç hazırlar ve bunu 3 ay boyunca hergün azar azar kaynanası için yaptığı yemeklerin içine koymasını söyler. Zehir az az verilecek , böylece onu gelininin öldürdüğü belli olmayacaktır. Yaşlı adam genç kadına kimsenin ve eşinin şüphelenmemesi için kaynanasına çok iyi davranmasını ona en güzel yemekleri yapmasını söyler.

Sevinç içinde eve donen Li-Li yaşlı adamın dediklerini aynen uygular . Hergün en güzel yemekleri yaparak kaynanasının tabağına azar azar zehiri damlatıyordu. Kimseler şüphelenmesin diyede ona çok iyi davranıyordu. Bir süre sonra kayınvalideside çok değişmişti ve ona kendi kızı gibi davranıyordu. Evde artık barış rüzgarları esiyordu.
Genç kadın kendisini ağır bir yük altında hissetti yaptıklarından pişman bir vaziyette baharatcı dükkanının yolunu tuttu ve yaşlı adama şu ana kadar kaynanasına verdiği zehirleri onun kanından temizleyecek bir iksir için yalvardı, Yaşlı kadının ölmesini artık istemiyordu. Yaşlı adam yaşlı gözlerle karşısında konuşup duran Li-Li ye baktı ve kahkahalarla gülmeye başladı.
Sevgili Li-Li dedi ;
Sana verdiklerim sadece vitaminlerdi. Olsa olsa kayın valideni sadece daha da güçlendirdin hepsi bundan ibaret. Gercek zehir ise senin beyninde olandı. Sen ona iyi davrandıkça oda dağıldı ve yerini sevgiye bıraktı böylece siz gerçek bir ana kız oldunuz dedi.

Eski bir Çin atasözü şöyle der :
Gül veren elde, gül kokusu kalır

Teşekkür : Ankara Treni hikayesini ileten Sayın Taner Vidinligil.

Daha detaylı bilgi için bakınız:  Halk Hikayeleri

Bu yazıyı okumanız ve blogu ziyaretiniz için teşekkür ederim…

Hasan Sabri Kayaoğlu-Dedegi-1 Hasan Sabri Kayaoğlu-Dedegi : Kimdir?
Sosyal Medyadaki Faaliyetleri Google Yazarlık Bağlantısı İletişim : e-posta
Takip Et : Facebook Google+Linkedin quup

hasaka blog simge Hasaka Blogu Keşfedin :
Hakkında
Takip Et-Beğen : Facebook Takip Et-Çevrelere Ekle : Google+

Yaşattığın Mutluluk ve Gurura Teşekkürler

Ele avuca sığmayan, sürekli hareket halinde, alınan her oyuncağı ilk fırsatta söken, ne olduğunu anlamaya çalışan meraklı bir çocuktu. Kırmızı rengi çok sevdiğinden, alınacak oyuncaklarda daima  bu rengi isterdi.  Ayrıca, sık sık

yaramazlık da yapar, ama müthiş sempatikliği ile fazla tepki görmemeyi de başarırdı.
Evet, bu özelliklerdeki kişi, sevgili küçük oğlum Barın Kayaoğlu’ndan bahsediyorum.

1979 yılında doğdu.
1985 yılına kadar Ankara’da yaşadıktan sonra, 1985 yılında ilkokula Irak Bağdat’ta başladı, orta okulu İzmir, liseyi Lübnan Beyrut, üniversiteyi ise Ankara Bilkent’te tamamladı.
Akademik kariyerine Bilkent’te başladı ve ABD Virginia ile Yale üniversitelerinde sürdürdü.

Çocukluğundan itibaren renkli bir yaşamı oldu.
Yaşamından bazı kesitleri özetler halinde sunuyorum…

Barın Kayaoğlu’nun Zaman Tüneli

Irak Bağdat

Macera-1 : Kuveyt Gezisi
ırak kuveyt hududu1987 yılında ailece Kuveyt’e bir haftalık geziye gittik.
Gezdik, dolaştık epey de alışveriş yaptık.
Irak’a dönüşte Kuveyt gümrüğünde pasaport işlemlerini yapıp Irak’a geçtik.
Irak tarafında pasaport işlemleri için aracımızdan indik ve bir anda eşim; “Barın nerede?” dediğinde şaşkına döndüm.
Sağa sola baktım yok.
Iraklı görevlilere oğlumun Kuveyt tarafında kaldığını söyledim ve tekrar oraya döneceğimi belirtim.
O anda Kuveyt tarafındaki binalardan birinden oğlumun çıktığını gördük.
Ağır adımlarla Irak tarafına doğru geliyordu.
Hudut kapısında Kuveytli görevliler onu durdurdu.
Uzatmayayım Iraklı görevliler araya girerek oğlumuzun geçişini sağladılar.
Barın’a; “orada ne yapıyordun?”
Barın : “Tuvalete gitmiştim.”
Ben : “Neden bize haber vermedin?”
Barın : “Siz neden beni almadan ve beklemeden Irak’a geçtiniz?
Haklıydı.
Onun tuvaletlere meraklı olduğunu, her gittiğimiz yerde mutlaka tuvalete girdiğini unutmamalıydık.
Ayrıca, arabaya herkesin binip-binmediğini kontrol etmediğimizden, esas hatalı ben, eşim ve abisiydi.
Ama onun yokluğunda geçen 10 dakika hayatımızdan belki de bir 10 yıl yemişti.

Macera-2 : Okul servisi
1987 yılına ait bu resim size onun ne kadar hareketli ve haylaz olduğu hakkında daha net fikir verecektir.

Barın’ın resimdeki görüntüsü hakkında Facebook’daki paylaşımım için alttaki linke tıklayın
OĞLUMUN SERVİS MACERALARI

Bilkent 2002
Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi ile Yüksek Lisans Diplomaları
Gururumuz-1
Mutluluk ve gurur…
Mutluluk ve gurur

Amerika Birleşik Devletleri

Virginia Üniversitesi (UVA) 2007
barın virginia

ABD eski Dışişleri Bakanı Madeleine Albright ile birlikte Jimmy Carter Başkanlık Kütüphanesi’nde Eylül 2011
barın ve madeleine albright


FİNAL : Kasım 2014
BAL DİPLOMA IMAG1981-1Buna ulaşmak için Barın :
– ABD Virginia Üniversitesi’nde 2 yıl doktora derslerine katıldı, 2 yıl asistanlık yaptı, 2 yıl ABD’nin çeşitli kütüphanelerinde araştırmalarda bulundu,
– Türkiye’deki bir çok kütüphanede 2 yıl ve İran’da ise bir yıl araştırma gerçekleştirdi.
Kasım 2014 tarihinde Virginia Üniversitesi Jüri Komitesi önünde tezini savunarak ünvanını aldı…
– Barın Kayaoğlu Washington’da bağımsız siyasi uzman ve danışman olarak çalışmakta, bir yandan da ABD ve uluslararası basında sık sık yazılar yazmaktadır.
2014 yılında Virginia Üniversitesi’nden tarih doktoru ünvanını almıştır.
Barın hakkındaki diğer yazım 

Hakkkında : Barın Kayaoğlu Kimdir 
Barın Kayaoğlu’nu aşağıdaki hesaplardan takip edebilirsiniz.
Sosyal Medya Faaliyetleri :
Twitter | Facebook | Google Plus | Linkedin  
Al-Monitor’daki yazıları  | The National Interest’deki yazıları

Yazanın Notu :

Kısaca; ailemize bu mutluluk ve gururları yaşattığın için teşekkürler evlat…

Özel olarak da benden; “sana tüm haklarım helaldir…”

Bu yazıyı okumanız ve blogu ziyaretiniz için teşekkür ederim…

Hasan Sabri Kayaoğlu-Dedegi-1 Hasan Sabri Kayaoğlu-Dedegi : Kimdir?
Sosyal Medyadaki Faaliyetleri Google Yazarlık Bağlantısı İletişim : e-posta
Takip Et : Facebook Google+Linkedin quup

hasaka blog simge Hasaka Blogu Keşfedin :
Hakkında
Takip Et-Beğen : Facebook Takip Et-Çevrelere Ekle : Google+


Biz Neden Farklı Bakamıyoruz?

biz neden böyleyiz-1İnsanın yapacak çok fazla bir şeyi olmadığında ya da bir şeyleri olduğu halde yapamadığında, en azından yapması gereken şey, düşünmektir. Bizlerin düşünmek için çok vakti oluyor. Düşünmek tamam da; neden düşünüp

aklımıza geleni, bir konudaki çözümü devreye sokmuyoruz? Neden biz her şeyi bu kadar umursamaz ve aldırmazken, ileri toplumlar en ince detayları bile atlamazlar?
Her aksilikten bir ders çıkarıp “bu neden oldu, bir daha olmaması için ne yapılmalı” şeklinde düşünürler VE düşündüklerini de uygularlar?

Daha birçok neden sayabiliriz.
Nedenleri saymaktansa, bazı şeyleri aktararak; “neden böyle davranıyoruz, biz neden böyleyiz” hususlarını vurgulayıp, yazının amacını daha anlaşılır hale getirmek yararlı olacaktır.

Hadi başlayalım…

Biz Neden Farklı Bakamıyoruz?

Neden Yunanistan ve Macaristan Diyoruz?
biz neden böyleyiz-2Türkiye Cumhuriyeti kendine yabancı olduğu gibi, Yunanistan ve Macaristan kelimelerini Türk Milletinin aleyhine olacak şekilde kullanmaktadır.

Biz Grek (veya Helen) Devletine Yunanistan ve Hun Devletine Macaristan diyoruz, neden?

Grek Devletine bizden başka, Yunanistan diyen yok.
Onlar kendilerine Grek diyorlar da biz neden Yunanistan kelimesini kullanıyoruz?

Yunanistan kelimesi, İyonya Devletinden türetilmiştir.
Fakat İyonya Türkiye topraklarında ve Aydın – İzmir civarında
M. Ö. 1000 – 650 yılları arasında kurulmuş olan bir devlettir.

Biz Grek Devletine Yunanistan dersek, onların da Anadolu topraklarında hak iddia etmesine fırsat vermiş oluruz.
İyonlar Anadolu’nun bir parçasıdır ve bizim tarihi zenginliğimizdir.
Greklerle de hiçbir ilgisi yoktur.

Hun Devletine de bizden başka Macaristan diyen yok.
Onlar kendilerine Hun Devleti anlamına gelen “Hungarian” demektedir.

Hun devleti kendi tarihi geçmişini öğünerek ifade etmekte ve göçer olarak Asya’dan gelen Hunların bu topraklara M. S. 433’de gelişini bayram ve şenliklerle kutlamaktadır.
Kendilerinin Hun toplumunun devamı olduklarını kabul etmekte ve geçmişleri ile de öğünmektedirler.

Hunlar kendi geçmişlerini bilmekte, fakat biz bir Türk soyu olan Hunları inkar ederek, onlara “yakıp yıkan, talancı akıncılar anlamında kullanılan” macar sıfatını devlet ismi olarak layık görmekteyiz.

Anlaşılır gibi değil.

Yazının orijinali: Mustafa ACER

Türkiyeye hardalı yediren kim acaba? AB mi? ABD mi? IMF mi?
Yoksa hepsi mi..?
Ülkemize hardalı kimin yedirdiğini bu konudaki bir hikaye ile açıklayalım…

Köpeğe hardalı nasıl yedirmeli?
biz neden böyleyiz-3Hikâyeye göre, bir Alman, bir İtalyan, bir Fransız ve bir İngiliz aralarında köpeğe hardal yedirmek konusunda iddiaya tutuşurlar.

Alman önceliği alır, hardalı topak yapar ve köpeğin ensesinden tutarak zorla ağzına tıkmaya çalışır. Hayvanın ağzı hardalın acısıyla yandığı için hardalı yemez ve çıkarır…

İtalyan hemen atılır ve “öyle olmaz” der!
Almana ve hardalı köpeğe İtalyan usulü yedirmenin yollarını gösterir.
İtalyan hardal topağını makarna şeklinde ufak parçalar halinde bölerek, köpeğe yedirmeye çalışırsa da, hayvanın ağzı gene yandığından o da başaramaz ve hayvanın kendisini ısırmasından son anda kurtulabilir.

Fransız da köpeğe hardal yedirme konusuna Fransız usulü yaklaşarak, önce sulandırıp sonra bir sos haline getirdiği hardalı, köpeğe yedirmek için çok uğraşır ama bu uygulama ile de bir sonuç alınamaz…

Sıra İngilize geldiğinde iyice sinirlenmiş ve azgın bir hale gelmiş olan köpeğe hardalı yediremeyeceğine kesin gözüyle bakan Alman, İtalyan ve Fransızın gözleri önünde İngiliz, sakin bir şekilde köpeğe doğru yaklaşır.

Önce hiç acele etmeden köpeği okşayarak yanına çeker, sırtını sıvazlar.
Köpek çok geçmeden Alman, İtalyan ve Fransız?ın kendisine hardal yedirmeye çalıştıklarını bile unutmuş bir halde İngilizin sırtını sıvazlamasından keyiflenmeye başlar.
İngiliz köpeğin güvenini tam olarak kazandığına kanaat getirdiğinde Alman, İtalyan ve Fransızı şok eden,
köpeği ise deliye çeviren bir şey yapar ve öteki avucunda topak yaptığı hardalı hayvanın poposuna yapıştırır.

Az önce kendisini okşayan İngilizin yaptığıyla şaşkına dönen Köpek, ardı yandıkça başlar hardalı yalamaya.
Hardalı yalayınca ağzı yanan hayvan, poposunun acısını unutur ağzının acısını hisseder, ağzının acısı biraz azalınca poposunun acısını hisseder.
Canı yandıkça hardalı yalar, yandıkça yalar ve sonuçta yalaya yalaya hardalı bitirir…

İşte İngilizin yaptığı gibi akıllı ülkeler; “hedef ülkeleri istedikleri çizgide tutabilmek için onlara hardalı öyle yedirirler ki, o ülkeler neyi yediklerinin farkına vardıklarında iş işten çoktan geçmiş olur…”

Son olarak güzel bir yazıdan bazı bölümleri sunalım…

Biz neden böyleyiz acaba?
biz neden böyleyiz-5Düşünüyorum da o küçükler güvenle karşıdan karşıya geçerken ve üzerlerine hız yaparak gelmekten korkan/çekinen sürücülerin olduğu bir çevrede yaşıyorken…dünyanın başka köşelerinde ki çocukların da hep bu şekilde mi yaşadıklarını düşünüyorlardır acaba?

Sonra nerede bir kazı olsa yolda…mutlaka başında bir polis bekler. Kazı çalışması 10 gün sürse de bekler, 1 saat sürse de bekler o adam.

Halbuki bizde o çukurlara düşüp hayatlarını kaybeden insan hikayeleri vardır ve uyaran bir tabela bile yoktur çoğu zaman. 1950 yılının sonbaharında gece yürürken bir çukura düşüp hayatını kaybeden şairimiz Orhan Veli’den yıllarca sonra iki binli yıllarda dahi insanlarımız çukurlara düşüp düşüp ölürler. Bunlar kaçınılmaz şeyler midir mesela?

Neden özen göstermeyiz önce kendimize ve sonrasında çevremize?

Yaşanılan acılardan neden ders alıp daha iyisini düşünmek yerine…hep aynı şeyleri ve acıları defalarca yaşarız?

Birimizin bu acıları yaşamış olması zaten yeterli değil midir?

Neden hayatımız hep beklemek ile geçer ve kimse neden beklemeyi bırakıp hayatın iplerini elimize almamız gerektiğini söylemez ya da bunu gösteren davranışlarda bulunmazYazının tamamını buradan okuyun

Teşekkür : Yunanistan/Macaristan ve Hardal hikayesini maille ileterek beni haberdar eden Sayın Taner Vidinligil.

NOT : Bu yazıyla yaklaşık aynı hususları kapsayan diğer yazıyı da okuyabilirsiniz: Biz Neden Böyleyiz?

Yazanın Notu :

Yazacağımı yazdım.
Engelliler Biz Forumunda, “Bayke” takma adlı (Allah rahmet eylesin, vefat etmiş) kullanıcının harika bir tespitine rastladım.
İşte sözleri…

“İstediği hayatı yaşama lüksü kimde var ki.
Doğuştan alalım.
Ailenizin sosyal ve ekonomik durumuna göre şekillenen bir yaşamın içinde bulursunuz kendinizi.
Peki bu sizin istediğiniz hayat mıdır..?
Bilemezsiniz çünkü henüz hayatı sorgulayacak bilinç düzeyinde değilsinizdir.
Yetişkin olup sorgulama dönemine geçince de mukayeselerle oluşan özlemler ve istekler başlar.

Mukayeselerin kaynağı çoğunluk ‘iyi yaşadığını’ sandığımız başka insanlardır.
Bu hedef ‘kahramanlar’, çevremizdeki arkadaş, eş, dost olabildiği gibi roman veya film karakteri de olabilir.
Afganistan’daki bir Taliban kadınının istediği hayatla Janifer Lopez’in istediği hayat arasındaki farkın temel kaynağı işte bu çevresel koşulların çeşitliliğine ya da yoksunluğuna dayanır.

İnsan bilmediği, kavramında olmayan bir şeyin hayalini kuramaz, özlemini çekemez.
Yani demem şu ki…
İSTEDİĞİNİZ HAYAT BİLE BAŞKALARI TARAFINDAN SİZE EMPOZE EDİLEN BİR HAYATTIR.

Siz o hayatın içinden kendinize uygun olduğunu düşündüğünüze özlem duyar ve onu hedef alırsınız.
O hedefe ulaşıldığında kazanımınız sıradanlaşır ve yeni bir hedef arayışı başlar.
Bu insanoğlunun açmazı ve dinlerin var oluş sebebidir.
Huzur İslamda…ya da Harakrişnada..! Farketmez…”

Bu yazıyı okumanız ve blogu ziyaretiniz için teşekkür ederim…

Hasan Sabri Kayaoğlu-Dedegi-1 Hasan Sabri Kayaoğlu-Dedegi : Kimdir?
Sosyal Medyadaki Faaliyetleri Google Yazarlık Bağlantısı İletişim : e-posta
Takip Et : Facebook Google+Linkedin quup

hasaka blog simge Hasaka Blogu Keşfedin :
Hakkında
Takip Et-Beğen : Facebook Takip Et-Çevrelere Ekle : Google+

Böyle Birine Bakabilir misiniz?

hasta adamDoktor, öğrencilerine yaşlanmanın psikolojik belirtilerini öğretirken onlara şu olayı okur:  “Hasta ne konuşuyor, ne de söylenenleri anlıyor. Bazen saatlerce anlaşılmaz şeyler geveliyor. Zaman, yer ya da kişi kavramı

yok. Yalnız, nasıl oluyorsa, kendi adı söylendiğinde tepki veriyor.

Son altı aydır onun yanındayım, ne görünüşü için bir çaba sarf ediyor ne de bakım yapılırken yardımcı oluyor.
Onu hep başkaları besliyor, yıkıyor ve giydiriyor.
Dişleri yok, yiyeceklerin püre halinde verilmesi gerekiyor.
Gömleği salyalarından dolayı sürekli leke içinde.
Yürümüyor. Uykusu sürekli düzensiz. Gece yarısı uyanıp çığlıklarıyla herkesi uyandırıyor.
Çoğu zaman mutlu ve sevecen, fakat bazen ortada bir sebep yokken sinirleniyor.
Biri gelip onu yatıştırana kadar da feryat figan bağırıyor.”

Bu olayı okuduktan sonra, doktor öğrencilerine :
“Böyle birinin bakımını üstlenmek isteyip istemediklerini” sorar.

Öğrenciler bunu yapamayacaklarını söylerler.

Doktor, kendisinin bunu büyük bir zevkle yaptığını ve onların da yapması gerektiğini söyleyince öğrenciler şaşırırlar.
Daha sonra doktor hastanın fotoğrafını dolaştırmaya baslar.
Fotoğraftaki doktorun altı aylık kızıdır.

Dr. Ruskin, Amerikan Tıp Birliği Dergisindeki makalesinde (günümüzde çok yaşandığı gibi), gülünç bir yanlış anlamanın insana nasıl tamamen farklı bir perspektif kazandıracağını anlatmaktadır.
Belki de hayatta yaşadığımız birçok şey bize önyargılarımız ve bakış açılarımız tarafından dayanılmaz ve zor gözükebilir…

En iyi buğdayı yetiştirmenin sırrı

En iyi buğday yarışmasında senelerdir katılan bir çiftçi, büyük ödülü o yıl da kazanmıştı. Yarışmayı izleyen gazeteciler, çiftçiden bu başarısının sırrını öğrenmek istediler.
Çiftçi, bu sırrın, kendi buğday tohumlarını komşularıyla paylaşmasında yattığını söyledi.
Gazeteciler bu cevaba çok şaşırdılar:
“Onlar sizin rakibiniz olarak yarışmaya katılıyorlar. Buna rağmen, ne diye tohumlarınızı onlarla paylaşıyorsunuz?”
Çiftçi:
Neden olmasın? Bilmiyor musunuz?
“Rüzgar, olgunlaşmakta olan buğdaydan poleni alır ve tarladan tarlaya taşır.
Bu bakımdan, komşularının kötü buğday yetiştirmeleri demek, benim ürünümün de iyi olmaması demektir.
En iyi buğday yetiştirmek için komşularımın da iyi buğdaylar yetiştirmesine yardımcı olmam gerekiyor.”

Zenginler de fakir olabilir…

Günlerden bir gün zengin bir baba ailesi ve oğlunu köye götürdü.
Bu yolculuğun tek amacı vardı;
insanların ne kadar fakir olabileceklerini oğluna göstermek.
Çok fakir bir ailenin çiftliğinde bir gece ve gün geçirdiler.
Yolculuktan döndüklerinde baba oğluna sordu;
“İnsanların ne kadar fakir olabildiklerini gördün mü?”
“Evet!”
“Ne öğrendin peki?”
Oğlu yanıt verdi;
Şunu gördüm:
“Bizim evde bir köpeğimiz var,
onlarınsa dört.
Bizim bahçenin ortasına kadar uzanan bir havuzumuz var,
onlarınsa sonu olmayan bir dereleri.
Bizim bahçemizde ithal lambalar var,
onlarınsa yıldızları.
Bizim görüş alanımız ön avluya kadar,
onlarsa bütün bir ufku görüyorlar.”

Oğlu sözünü bitirdiğinde babası söyleyecek bir şey bulamadı.
Oğlu ekledi;
Teşekkürler, baba.
Ne kadar fakir olduğumuzu gösterdiğin için!

Yazanın Notu :
Yaşamlarımızda;
– Yanlış anlamalar, bakış açıları ve önyargıların farklı perspektifler geliştirdiğini,

– Farklı perspektiflerin ise; bizleri yanıltabileceği, mahçup edebileceği, hatta gülünç durumlara düşürebileceğini,

Asla unutmamalıyız…

Ayrıca;
– Paylaşmayla sağlanacak yardımlaşmanın, toplu başarıda çok etkin olduğunu,
– Gerçek zenginliğin sadece para olmadığını,
Akıldan çıkarmamalıyız…

Son olarak Dr. Ruskin, “yanlış anlama, bakış açıları ve önyargıların yarattığı farklı perspektifler” hakkındaki tespitlerinde, bir nebze de, “yaşlılara ne kadar ön yargıyla baktımızı da” anlatmaktadır.

Bendeniz, Dr.Ruskin’in bu tespitlerinden çıkarılması gereken hayat dersinin;
“Yaşlı aile fertlerimizle birlikte olabiliyor mu,
Onlarla yeterince vakit geçirebiliyor mu,
Sorunları, hastalıkları ile olması gerektiği gibi ilgilenebiliyor mu,”
Gibi hususların, hatırlatılması olduğunu değerlendiriyorum…

Sevgiyle kalınız dostlar… 🙂

Bu yazıyı okumanız ve blogu ziyaretiniz için teşekkür ederim…

Hasan Sabri Kayaoğlu-Dedegi-1 Hasan Sabri Kayaoğlu-Dedegi : Kimdir?
Sosyal Medyadaki Faaliyetleri Google Yazarlık Bağlantısı İletişim : e-posta
Takip Et : Facebook Google+Linkedin quup

hasaka blog simge Hasaka Blogu Keşfedin :
Hakkında
Takip Et-Beğen : Facebook Takip Et-Çevrelere Ekle : Google+

Dünyanın En Başarılı Eğitim Sistemi

Yazının başlığı çok mu iddialı? Şöyle mi deseydik: “Dünyanın En Şaşırtıcı Eğitim Sistemi!” Öyle veya böyle, ne deseydik bence yetmezdi. Bu yazıda okuyacaklarınız; eğitimde en yüksek başarıya ulaşmış bir sistem olması

yanı sıra, öğretmen ve öğrencilerin rolleri, bazı eğitimcilerin tespitleri ile değerlendirmelerini kapsayacaktır.

Konuya girmeden önce, eğitim ve eğitim sisteminin anlamları hakkında kısa bilgiler verelim.
Eğitimin bir çok tanımı bulunmaktadır.
Günümüzde en fazla mutabık kalınan iki tanımı şöyledir :
1- “Toplumun değer yargılan ile bilgi ve beceri birikiminin yeni kuşaklara aktarılması; bu amaçla okullarda ve benzer kurumlarda sürdürülen öğretim ve yetiştirme etkinlikleri.”
2- “Bireyin davranışında, kendi yaşantısı yoluyla ve kasıtlı olarak istenilen yönde (eğitimin amaçlarına uygun) değişme meydana getirme sürecidir.”

Eğitim sistemi :
1- “Bir dizi amacı yerine getirmek için birbiriyle ilişkili
parçalardan oluşan bir yapıya sistem denir”
2- Bu tanıma göre eğitim, insanlarda var olan bazı davranışları belli amaçlar doğrultusunda değiştiren ve bu amaçlara göre yeni bazı davranışların geliştirilmesini sağlayan bir sistemdir.
Eğitim sistemi iki tanımın birleşmesi sonucundaki anlamdır.

Şimdi; anaokulu, ilk öğretim ve lisede uygulanan “Dünyanın En Başarılı Eğitim Sistemi” ni anlatmaya başlayalım…

“Düşük maliyetler, kısa okul saatleri ile yüksek akademik başarıya; bireyselliğe, bağımsızlığa önem veren, öğrencilerine kendi eğitim programını kendi düzenleme sorumluğunu yükleyen eğitim anlayışıyla bol boş zamanı, eğlenerek öğrenmeyi birleştiren bu eğitim sistemi, eğitimin rüya ülkesi olmaya devam ediyor.”
Bu rüya ülkesi Finlandiyadır.

Şimdi de Finlandiya eğitim sistemini kapsamlı olarak sunalım…

Dünyanın en şaşırtıcı eğitim sistemi: Finlandiya

“Finlandiyalı çocukların okul yaşamı, Finlandiya’nın bizzat uygulamakta olduğu gençlik ve eğitim politikalarının sonucudur; PISA ((Program for International Student Assessment-Uluslararası Öğrenci Başarısını Belirleme Programı) testlerinin değil.
Fin eğitim sisteminde okuma becerileri, bilim ve matematik okur yazarlığı kadar sosyal bilimler, görsel sanatlar, spor ve pratik becerilerin geliştirilmesi de önemli.
Finli çocuklar anaokul ve ilkokul hayatları boyunca oyun oynar ve zevk alarak öğrenirler.
Finli öğretmenler de, ebeveynler de matematik veya fen derslerindeki soyut kavramları öğretmenin en iyi yolunun müzik, drama ya da spor uygulamaları olduğunu düşünür.
Akademik ve akademik olmayan öğrenme biçimleri arasında kurulan bu denge çocukların okuldaki mutluluğunu sağlamanın büyülü formülüdür.
PISA testleri, okul yaşamının çok önemli olan bazı kıstaslarını değerlendirme dışında bırakıyor.”
Pasi Sahlberg [*]

Martı Dergisi Com’daki yazıdan özet alıntı

Finlandiya Eğitim Sisteminin Dünyadaki Başarısı
Ülkemizde 4+4+4 eğitim sisteminin uygulanmasına başlandığı bu dönemde; Amerika’da ise Finlandiya Eğitim Sistemi tartışılıyor. Peki, Finlandiya, dünya ülkeleri arasında onları birinci yapacak bu başarıya nasıl ulaştı?Televizyon programları bu konuya değiniyor, bazı eğitimciler Finlandiya’daki okulları bizzat yerinde ziyaret edip, öğretmenler ile görüşerek, okul ortamını gözlemleyerek, bu başarının sırrını öğrenmeye çalışıyorlar. İsin ilginç tarafı da “Başarınızın sırrı nedir?”diye sorulduğunda “Öğretmenlerimizdir” diyorlar.
Finlandiya’da Eğitim, bir “ Bilim” olarak değerlendiriliyor. Yetkilendirilmiş idealist öğretmenler ile yetkililer “ bu işi profesyonellere bırakalım, yani eğitimi çocuklarımıza bire bir veren öğretmenlerimize… Ve hedefimiz ‘hep birlikte bu çocukları nasıl daha başarılı yapabiliriz, onları hayata nasıl daha iyi hazırlayabiliriz’ olmalıdır” diyor. Eğitimde kazandıkları başarıyı, Finlandiya’nın kültürel başarısı olarak görüyorlar.
Sistem, her öğrencinin önemli olduğunu ve özel yetenekleri olduğunu vurguluyor. Önemli olan da bu yetenekleri bulup ortaya çıkartmak…
Teşekkür: Martı Dergisi – Yazının tamamını buradan okuyun

Kural Dışı Dergi’deki yazıdan özet alıntı
dergi kural dışıEN BAŞARILI EĞİTİM SİSTEMİ NEDEN FİNLANDİYA’DA?
Eğitim sistemlerini araştırırken Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programının (PISA) sonuçları dikkatimi çekmişti. Testte, öğrencilerin, matematik, fen bilimleri ve okumayla ilgili sahip oldukları bilgi ve becerilerin ne kadarını hayata geçirebildikleri, sorunlarla karşılaştıklarında ne kadarını uygulayabildikleri ölçülüyor. 2000 yılından beri uygulanan bu testin sonuçlarında en başarılı ülke hep Finlandiya çıkıyor. Türkiye ne yazık ki Meksika’dan sonra sıralamada sondan ikinci sırada.
Finlandiya eğitim sisteminde sınav stresi yok, mukayese yok; dershaneler, özel hocalar yok. Eğitim saatleri çok kısa (ortalama günde dört saat) olmasına rağmen bütün öğrenciler eşit düzeyde başarılı. Yrd. Doç. Dr. Ali Eraslan’ın EFMED dergisinin Aralık 2009 sayısında yayımlanan “Finlandiya’nın PISA’daki Başarısının Nedenleri: Türkiye için Alınacak Dersler” başlıklı makalesini incelemiştim. Ardından Finlandiya seyahatimde okulları ziyaret edip, öğretmenlerle ve öğrencilerle konuştum. Toparladığım bilgileri paylaşmak istedim.
Teşekkür : Kural Dışı Dergisi – Banu Uzkut Onuk’un yazısının tamamını buradan okuyun

Listelist Com’daki yazıdan özet alıntı

İlkokula Yeniden Başlamaya Sebep Finlandiya Eğitim Sistemi 
“Eğitim şart. Bu kısımda hepimiz hemfikiriz. Peki eğitim sistemimizin kalitesine ne denli hemfikir olabiliriz? Evet haklısınız. Bırakın hemfikir olmayı, dilimiz döner, konuşamayız.
İşin aslı eğitim sistemimizin geleceği konusunda da tartışmalar sürüyor. O konuda da kesin bir yol haritası çizebilen yok.
Bizden bir başlangıç olsun. Gidelim Finlandiya’nın eğitim sistemini inceleyelim. Transfer edip geri gelelim. Listeyi okuduktan sonra bize katılanlarla bir imza kampanyası düzenleyebiliriz.”
Finlandiya eğitim sistemi, Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı’nda yıllardır tüm dünyada birinci geliyor 
finlandiya-pisa-sonuclari
Öğrencilerin girmek zorunda olduğu herhangi bir sınav bulunmuyor
finlandiya-egitim-sistemi-sinav-yok
Öğretmenler ilkokuldan itibaren ders kitabını kendileri belirliyor
finlandiya-egitim-sistemi-kitap-ogretmen
Dolayısıyla işlenecek konular da öğretmenler tarafından belirleniyor
finlandiya-egitim-sistemi-konular
Okulun yönetimini öğretmenler sağlıyor, müdür bulunmuyor
finlandiya-ogretmenleri
Okuldaki gündelik işlerin her biri öğrenciler tarafından yapılıyor
finlandiya-egitim-sistemi-gundelik-isler
Teşekkür: Listelist Com – Yazının tamamını  buradan okuyun

Finlandiya: Sınıfının en iyisi

Saunalahti school
Finlandiya :
Yüzölçümü: 337 030 km²,
Başkenti: Helsinki,
Para Birimi: Fin Markkası ve Euro,
Dili: Fince ve İsveçce,
Nüfusu:  5,430 milyon,
Ortalama Ömür: Kadın 83-Erkek 77 yıl,
Okur Yazarlık Oranı: % 100,
Kişi Başına Düşen Milli Gelir: 51.000 dolar…

[*] Prof.Dr.Pasi Sahlberg :
İnternet Sitesi | Biyografisi | Meşhur kitabı Finnish Lessons | Kitabının alınabileceği adres : Amazon Com

Yararlanılabilecek diğer kaynaklar :
Sorgulama Eğitimi Yöntemi
Türk Eğitim Sistemi ve PISA Sonuçları
Finlandiya
14. Geleneksel Eğitim Sempozyumu
Bu sempozyum “Geleceğin Öğretmeni” temasıyla 28-31 Ocak 2015 tarihleri arasında Antalya Kaya Riu Palazzo Otel, Belek’de gerçekleştirilecektir.
Konuşmacılar Prof.Dr. Üstün Dökmen ve Prof.Dr. Pasi Sahlberg’dir.
Kayıtlar devam etmektedir.

Bu yazıyı okumanız ve blogu ziyaretiniz için teşekkür ederim…

Hasan Sabri Kayaoğlu-Dedegi-1 Hasan Sabri Kayaoğlu-Dedegi : Kimdir?
Sosyal Medyadaki Faaliyetleri Google Yazarlık Bağlantısı İletişim : e-posta
Takip Et : Facebook Google+Linkedin quup

hasaka blog simge Hasaka Blogu Keşfedin :
Hakkında
Takip Et-Beğen : Facebook Takip Et-Çevrelere Ekle : Google+


Page 1 of 7
1 2 3 4 5 7